MEMLEKETE DESTAN OLDUM
Memlekete destan oldum Karım beni beğenmedi Eşten oldum dosttan oldum Yarim beni beğenmedi
Ne söylesem “deli” dedi “Meyva vermez çalı” dedi “Açma bana kolu” dedi Sarım beni beğenmedi
Ben gönlümün valisiyim Altı çocuk velisiyim Bir güzel delisiyim Durum beni beğenmedi
Yine düştüm dilden dile Gözyaşlarım sile sile Attı beni gurbet ele Yarim beni beğenmedi
Geçti güzelliğin çağı Gölköy´e kurdum otağı Güz geldi döktü yaprağı Dalım beni beğenmedi
Veysel yönüm yare döndüm Lodos değmiş kara döndüm Yeşillenmiş yare döndüm Pirim beni beğenmedi
Aşık Veysel
************************************************
KÖYÜM
Çözemedim, sırrını hala, Oysa ne yaşadım, ne de büyüdüm, Sadece bayramlarda giderdik eskiden, O da bitti artık, ata kalmayınca.
Ama nedendir bilmem, Her zaman özlemini çekmişimdir Köyümün, Hele bir de sıkıntılı isem, Yaklaşmayın artık yanıma, Sıla kokar, burcu burcu, “Ah bir olsaydım” der, Hayale dalarım, usulcana.
Bizim oranın, bir başkadır, Havası, manzarası, düğünü, Birde bayramı.
Hele hele sohbeti doyum olmaz, dinleyenler için, Yaşanmış olaylar, nede komik anlatılır, Sanırsınız, Nasreddin Hoca buralı.
Aslımda tahmin edebiliyorum sırrını, Sizi bilmem ama, Benim, kıyamete kadar duracağım, Mekan çekiyor işin açıkcası.
Zafer ÇİÇEK
************************************************
KIZILIRMAK
Daima bulanın, asla durulman, Nedir bu sendeki hal, Kızılırmak? Çağlayıp akarsın, hiç mi yorulman? Seni zapteyleyemez göl, Kızılırmak.
Bahar gelir, bulanırsın, coşarsın, Dalga vurur, kenarlara taşarsın. Dünya kurulalı böyle yaşarsın, Tükenmez ömrün var bol, Kızılırmak.
Toplanır suların yayladan, köyden, Kuvvetler alırsın çeşmeden, çaydan. Fariğ olup vazgeçmen mi bu huydan? Kimseye vermezsin yol, Kızılırmak.
Yel estikçe dağlar karın eritir, Güneş olur, çayır çimen yürütür; Dünyada bâkisin, hükmün câridir, Sana kuvvet verir sel, Kızılırmak.
Zara dağlarından toplaşın gelin, Sivas´ın kenarın dolaşın gelin, Yıldız ırmağına ulaşın gelin, Göksu´yu beraber al, kızılırmak.
Kızıldağ´dan doğru çıkıp gelişin, Kayseri´de Karasu´ya karışın, Cahdın nedir, yola devam çalışın, Delice ırmağın bul, Kızılırmak.
Ulu sular ile akıp gidersin, Tavşanlı dağına bakıp gidersin, Uğradığın yeri yıkıp gidersin, Git Karadeniz´e dol, Kızılırmak.
Veysel´in gözünden çağlayan sular; Derdim gizli durur, yüzlerim güler, Seni tutsun beni tutan uykular, Derin uykulara dal, Kızılırmak.
Aşık Veysel
************************************************
ANAMA
Dokuz ay koynunda gezdirdi beni Ne cefalar çekti ne etti Anam Acı tatlı zahmetime katlandı Uçurdu yuvadan yürüttü Anam
Anaların hakkı kolay ödenmez Analara ne yakışmaz ne denmez Kan uykudan gece kalkar gücenmez Emzirdi salladı uyuttu Anam
Doğurdu beni Sivas ilinde Sivralan Köyünde tarla yolunda Azığı sırtında orak elinde Taşlı tarlalarda avuttu Anam
Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi Huysuzluk edersem kalkar döverdi Hemen kucaklayıp okşar severdi Çirkin huylarımı soyuttu Anam
Çocuğudum Anam bana ders verdi Okumamı çalışmamı ön gördü Milletine bağlı ol da dur derdi Vatan sevgisini giyitti Anam
Tükenmez borcum var Anama benim Onun varlığından oldu bedenim Kimi köylü kızı kimisi hanım Ta ezel tarihte kayıtlı Anam
Veysel der kopar mı Analar bağı Analar doğurmuş ağayı beyi İşte budur sözlerimin gerçeği Okuttu öğretti büyüttü Anam
Aşık Veysel
************************************************
BU ELLERMİYDİ
Bu eller miydi masallar arasından Rüyalara uzattığım bu eller miydi. Arzu dolu, yaşamak dolu, Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.
Bilyaların aydınlık dünyacıkları Bu eller miydi hayatı o dünyaların. Altın bir oyun gibi eserdi Altın tüylerinden mevsimin rüzgarı.
Topraktan evler yapan bu eller miydi Ki şimdi değmekte toprak olan evlere. El işi vazifelerin önünde Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyiydi.
Kaybolmus o çizgilerden Falcının saadet dedikleri. O köylü çakısının kestiği yer Söğüt dallarından düdük yaparken…
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık. Yorganın altına saklanarak Bu eller miydi sevmeyen geceyi.
Ayrılmış sevgili oyuncaklardan Kırmış küçücük şişelerini. Ve her şeyden ve her şeyden sonra Bu eller miydi Allaha açılan !
Fazıl Hüsnü Dağlarca
************************************************
BÜLBÜL
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı, Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl… Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir, sandım; Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd, Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd, 0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi; Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ? 0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun, Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu´d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb´âda; Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda, Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda! Ne husrandır ki: Şark´ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SALÂHADDÎN-İ EYYÛBδlerin, FATİH´lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN´ın; Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ´nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma´bedinden YILDIRIM Hân´ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN´ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me´vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm´ın harem-gâhında nâ-mahrem… Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)
Mehmet Akif Ersoy
************************************************
BİZ KÖYLÜYÜZ
Şehir hayatı uymaz bize Köyde doğduk yaylada büyüdük Mum yerine çırayı gördük Çıplak ayakla dikenlerde yürüdük Toza dumana büründük amma yılmadık Yazları yayla kışları köye döndük Unu hamur yapıp tandıra gömdük Biz ekmeği hep kepekli bildik Kepekli yedik
Şehir hayatı uymaz bize Şayet gelirseniz köyümüze
Hürmette kusur etmeyiz Hoş bakarız misafire Soğuk olur yayla havası Hiç benzemez denize
Biz Köylüyüz
Masa yı sandalye yi bilmeyiz Yemeği yer sofrasında yeriz Sütü tülbentden süzer içer Yoğurdu ağaç kaşıkla keseriz
Tereyağı peyniri kaymağı dilimleriz Arı gelir balını sürer gider Her yudumda Her lokmada şükrederiz Sonra çeker işimize gideriz Şehir hayatı uymaz
Biz Köylüyüz
Salamı sosisi hiç bilmeyiz amma Koç keser kavurma yapar yeriz Çay yerine yayla çorbası Somun ekmek yerine Çöreği yufkayı tercih ederiz Şehir hayatı uymaz bize
Temiz hava iyi gelmez size Tutulursanız yaz nezlesine Doktor ilaç bilmeyiz biz Kekik nane süt içeriz İyi gelir hepimize Dedim ya biz deniz nedir blmeyiz Bir birimizin Ne mahrem yerini görmeyiz Şehir hayatı uymaz bize
Salim Erben
************************************************
HAN DUVARLARİ
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar… Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya, Ulukışla yolundan Orta Anadolu´ya İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı… Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları, Önde uzun bir kışın söldürdüğü etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler… Ellerim takılırken rüzgarların saçına Asıldı arabamız bir dağın yamacına, Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, Yalnız arabacının dudağında bir ıslık Bu ıslakla uzayan, dönen kıvrılan yollar. Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu. Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince, Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine Yol, hep yol, daima yol… bitmiyor düzlük yine. Ne civarda bir koy var, ne bir evin hayali Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor… Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine, Bir sarsıntı… uyandım uzun suren uykudan; Geçiyordu araba yola benzer bir sudan Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu; Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmis vatanın dört bucağı Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı, Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor, Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı Heryüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı, Gitgide birer ayet gibi derinleştiler Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler… Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler… Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa; *On yıldır ayrıyım Kınadağı´ndan Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben* Altında da bir tarih. Sekiz mart otuz yedi.. Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk Soğuk bir mart sabahı…Buz tutuyor her soluk Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri Bulutların ardında gün yanmadan sönuyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor… Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar Biz bu sonsuz yollarda varıyoz, gitgide, İki dağ ortasında boğulan bir geçide Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu Burada son fırtına son dalı kırıyordu Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla Savrulmaya başladı karlar etrafımızda Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü… Gönlümde can verirken köye varmak emeli Arabacı haykırdı *İste Araplıbeli* Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana Biz menzile vararak atları çektik hana. Bizden evvel buraya inen uç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor Kimi haydut kimi kurt masalı anlatıyor Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri Çicekliyor duvarı ocağın akisleri Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor *Gönlümü çekse de yarin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir kuru yaprak misali Rüzgarın önüne katılmışım ben* Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde Uzun bir yolculuktan sonra İncesu´daydık Bir han yorgun argın tatlı bir uykudaydık Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım. Başucumda gördüğüm su satırlarla yandım *Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı´mı el almış haram diyorlar Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Şatılmış´ım ben* Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı Bahtına lanet olsun aşmadıysan bu dağı Az değildir, varmadan senin gibi yurduna Post verenler yabanın hayduduna kurduna Arabamız tutarken Erciyes´in yolunu Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu´nu? Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, Dedi Hana sağ indi ölü çıktı geçende Yaşaran gözlerimde her sey artık değişti Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti… Gönlümü Maraşlı´nın yaktı kara haberi. Aradan yıllar geçti işte o günden beri Ne zaman yolda bir han raslasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar Dönmeyen yolculara ağlayan yaşlı yollar Ey garip çizgilerle dolu han duvarları Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları…
Faruk Nafiz Çamlıbel
************************************************
TÜRKÜLER DOLUSU
Kirazın derisinin altında kiraz Narın içinde nar Benim yüreğimde boylu boyunca Memleketim var Canıma ciğerime dek işlemiş Canıma ciğerime Sapına kadar. Elma dalından uzağa düşmez Ne yana gitsem nafile. Memleketin hali gözümden gitmez Binbir yerimden bağlanmışım Bundan ötesine aklım ermez.
Yerliyim yerli olmasına ilmik ilmik, damar damar Yerliyim. Bir dilim Trabzon peyniri Bir avuç tiftik Bir çimdik çavdar Bir tutam şile bezi gibi Dişimden tırnağıma kadar Ressamım. Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım Taşıma toprağıma toz konduranın Alnını karışlarım Şairim şair olmasına Canım kurban şiirin gerçeğine hasına içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter Eğri büğrü , kör topal kabulum Şairim Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası Ayak seslerinden tanırım Ne zaman bir köy türküsü duysam Şairliğimden utanırım Şairim Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm
Hey hey, yine de hey hey Salınsın türküler bir uçtan bir uca Evelallah hepsinde varım Onlar kadar sahici Onlar kadar gerçek insancasına, erkekçesine ´Bana bir bardak su´ dercesine Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.
Ah bu türküler Türkülerimiz Ana sütü gibi candan Ana sütü gibi temiz Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. Ah bu türküler, Köy türküleri Dilimizin tuzu biberi Memleket ahvalini onlardan sor Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen´i Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni… Ben türkülerden aldım haberi.
Ah bu türküler, köy türküleri Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak Hilesiz hurdasız, çırılçıplak Dişisi dişi, erkeği erkek Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara Bıçağı bıçak . Ah bu türküler köy türküleri Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi Kiminin reyhasından geçilmez Kimi zehir, kimi zemberek gibi.
Ah bu türküler, köy türküleri Olgun bir karpuz gibi yarırılır içim Kan damlar ucundan, murekkep değil işte söz, işte ses, işte biçim: ´Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar´ iliklerine kadar işlemiş sızı Artık iflah olmaz kavak ağacı Bu türkünün yüreğinde sancı var.
Ah bu türküler, köy türküleri Ne düzeni belli, ne yazanı Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var Cennet misali sevişen Cehennemler gibi dövüşen Bir çocuk gibi gülüp Mağaralar gibi inleyen Nasıl unutur nasıl Ömrunde bir kez olsun Halk türküsü dinleyen…
Bedri Rahmi Eyüboğlu
************************************************
BİTLİSLİ BABA
BİTLİSLİ BABADAN OĞLUNA MEKTUP
Üzerine olsun hakkın selamı, Kara gözlerinden öperem oğul Almışam elime kağıt galemi, Hali ahvalimizi tökerem oğul Hamd olsun iyiyiz şu ana gadar, Her senemiz geçen yıldan tey beter Buralardan sual ederisen eğer, Ne var ne yok tek tek sayarem oğul İnan bu gış altı metre yağdı gar, Şepe geldi her yan oldu tarumar Hesaplarem hele yaza üç ay var, Midarem kalmadı dayanem oğul İş güç yok tükyanda kar edenirem, Satış yapamirem mal alamirem Öz yağımla bile gavrulamirem, Gorgamki aklımi atarem oğul Sarı gızı sattım verdim oduna, Gücüm yetmez ya ayarmaya una Zehreden zor atar gışın sonuna, Şaşirmişem nidem ne çarem oğul Yağmurda hez oldu bağın duvari,leyi basti tarladaki nubarı Bakamadım buta verdim davarı gardaşlaran ancak bakaram oğul Burada ne derman var ne doktur hekim Söyle fakir sen kim hasta olmak kim,gaderim cenk olmuş dönmüyor çarkım Kimseye naz edip küsemem oğul Deden öldi külkepeye köyledük,nenen hayde ziyarete bağladuk Ne gün gördük nede rahat eyledük işte en çok ona yanarem oğul Yamalı pantolum yamalı mintan,vaz geçtim bu gışta palto maltodan Bu gidişle bi gün çıkıp gavadan özümü aşağı atarem oğul Göndermişem seni böyük şehre okuyup dönesen gelesen bire Emeğimi harcarisen boş yire,seni ters yatırur keserem oğul Urda çokmiş kötü avrat sermiye,düşmeyesen oruspuya gahpeye Rabbim seni belalardan sakliye,aklın başın devşir behdanem oğul Umudumuz bir Allahtır birde sen,okuyasan böyük adam olasan Bizi bu hallardan sen kurtarasan,sabırlan ayları sayarem oğul Bu dünyaya nice açtim gözümi,yazan katip kötü yazmış yazımı Böyle sürse ya boğaram özümi,ya bir gün filçeten giderem oğul Dertliyem bitlisin öz halkiyem ben,bitlisin talihi gaderiyem ben Bu kötü gaderi bir gün yenersem, Gözlerimi rahat kaparem oğul
bedirhan gökçe
|